Denemelere Dön
🤝

Yüzlerce Yıllık Geleneğimiz "İmece"

Melih Aşanlı

Köye yerleştiğim ilk kıştı, odunları istiflemiş, yedek tüpümüzü almış, erzakları tamam etmiştik. Koyunların yemi suyu da hazırdı. Kar yağmasını bekliyorduk. Köyde geçireceğimiz ilk kış olduğu için karın ne kadar yağacağı hakkında köy kahvesinde dönen muhabbetler dışında bir fikrimiz yoktu. Bir sabah karlar altında uyandık. Bahçe kapısına yol açarak ulaşabildim. Sonrasında karda açılmış traktör lastiğinin izinden ahıra ulaşıp hayvanlarıma baktım. Saat öğlen olmak üzereydi kar hiç durmamıştı, masal gibi bir şeyin içinde olduğumu düşünerek eve geldim. Tam sobanın yanına kıvrılmıştım ki telefonum çaldı. Arayan komşumdu ve beni kahveye çağırıyordu, normal şartlar altında bizim köyün kahvesi gündüz açılmaz akşam ezanda çay demler yatsıya, bilemedin yatsıdan bir iki saat sonrasına kadar açık kalırdı. Şaşırmıştım. Evde yapacak bir işim olmadığından kahveye gitmek mantıklı geldi. Yine traktör lastik izinden kahveye uylaştım. Kar hâlâ yağıyordu. Kahve hayır yerine dönmüştü, evde yapılan börekler, hazırlanmış kahvaltılıklar masalara konmuş, soba yanmış, çaylar demlenmişti. Şenlik havasında birileri kâğıt oynarken, diğer masalardan gelen okey taşlarının sesi boğuk televizyonun haber programıyla tuhaf bir uyum içinde fonu dolduruyordu. Masanın birine oturdum, çaylar geldi, ne olacağını bekliyordum. Kar yağdığı zaman bütün gün kahvede mi oturuyorlardı diye merak ediyordum.

Biraz sonra muhtar; “Herkes geldi mi?” diyerek kahve halkına seslendi. Onay aldı, ekip tamdı. Muhtar başladı konuşmaya, önce köydeki hastaları hatırlattı, onların ve diğer ilaç kullanan yaşlıların ilaçlarını listeledi, elindeki mazotu, hayvan yemini, erzağı saydı. Benim sabahtan beri izlerini takip ettiğim traktör lastiği izlerinin nöbetini tekrarladı. Meğer karın yağmaya başladığı dün geceden beri sırayla bir traktör köy içi yollarını açmak için geziniyormuş. Sonrasında sırayla herkes elindekini ortaya koydu, odun biterse kimde var, makinelerin benzini ne kadar lazım, bir yandan oyunlar oynanıyor diğer yandan börek yiyorduk. Dışarıdan görsen başka bir şey yok. Ama ilk kez öylesine kolay yapılan, hiçbir tartışmanın yaşanmadığı bir organizasyon görmüştüm. O sene (2016) kar 40 gün yolları kapadı. Bir başımıza kaz dağlarının içinde yaşadık. Asya daha 6 aylıktı.

Karlı senenin bahar sonunda akşam kahvedeyiz, ertesi gün pazara gidilecek. Bende de pikap var. Birden malzeme listesi ortaya çıktı, sonra da bir tomar para; su borusu alıyoruz. Köyden üç kişi malzeme almaya gittik. Eksikleri tamamladık döndük. Köye gündüz bir kamyon boru gelmiş. Haftaya da iş makinası için gün almışlar. Hemen kalem kâğıt bulup liste yapım işine koyulduk. Ben de en iyi anlaştığım ekibe yazıldım. İyi de yahu ne yapıyoruz? Pekmez deresinden bizim köyün suyu gelirmiş, borular tıkanmış, değiştirilecek. 3 km. “Boru bu nasıl değişecek” diyorum gülüyorlar. Borular zamanında kazma kürekle kanallar açılarak döşenmiş. “Şimdi iş makinası var, kolay.” diyorlar. Her ekibin elinde bir ip; ip boyu kadar boru döşenecek. Hak geçmesin. İsteyen sürekli de çalışabilir. Benim gibi birkaç kişinin işi yoktu, her gün gittik. Köyde zaten bir avuç adamız, vardiya sistemi eskide kalmış, yarım yamalak işliyor. İşten yorulan dinleniyor, bir gün gelmiyor falan. İki hafta çalıştık. Meyve topladık, yemek yedik. Öyküler, hikâyeler, arada sürtüşmeler… En gencimiz benle, yaşlımız 70’inde. Yorulduk ama çok eğlendik.

İlk baharı takip eden yaz bir arkadaşımız kızını evlendiriyor. Şenlik var yani. 3 gün düğün olur mu olur. Ben binbir gece masallarından 40 günü biliyorum, o da Masal. İlk kez üç gün üç gece düğün göreceğim. Ekip kahvede çay içiyor; yine liste çıktı. Ertesi sabah traktörler dağıldı köy meydanından. Akşama ocaklar için odunlar kesilmişti. Tarla kenarlarından uzun ağaçlar çardak için sıvanmış hazırlanmıştı. Yoz alanlardan çakıl getirilmiş mutfak alanına damperlenmişti. Bizim elimizde elektrik kabloları, bütün köyü ışıklandırıyoruz. Çaylar, börekler, çekişmeler, sürtüşmeler ama hep bir gülmece var sonunda. Civar köylere haber salındı birkaç güne hazırlıklar tamamlandı, kazanlar kaynamaya başladı. Öğle akşam yemek çıkıyor, yoldan geçen kim varsa üç gün üç gece yemek yediriliyor, davul zurna hiç susmuyor. Yedirildi, içirildi, göbekler atıldı, hep birlikte bulaşıklar yıkandı, kazan başında nöbetler tutuldu, gençler servis yaptı, cümbür cemaat eğlendik.

Düğün telaşından sonra yine kahvedeyiz. Son yağmurlarda diğer köyden bir arkadaşımızın çatısı uçmuş, düğün aradan çıksın bakarız diye karar almışlar. Düğün bittiğine göre sıra çatıda. Çatı işi bittikten sonra bir ağabeyimin hayvan damı büyütülecek. Diğer işleri bitirdikten sonra sıra işlerin en özeli cami minaresindeki kapının onarılmasına geldi. Üç kişi aşağıda üç kişi yukarıda, biz o minarenin karanlık ve dar basamaklarından nasıl çıktık hâlâ anlamıyorum. Çok yüksekmiş tepedeki balkon, tehlikeli iş. Ama kapıyı onardık. Bir daha olsa, ben aşağıda durup gevezelik yapan ekipte olmak isterim. Kapalı ortam pek hoş değildi.

Anlatmakla biter mi mümkün değil de; dinlediklerim, gördüklerim var. Bir arada dayanışma içinde olmak bizim kültürümüz. Bitti mi peki imece? Tabii ki bitmedi, kültürümüz dediğimiz 100 senelik değil ki üç beş teknolojik sene bize kendimizi unutturabilsin. Ama köylerde nüfusumuz azaldı, imecenin adı da “angarya” oldu. Dönüşüyor. Angarya sevimsiz bir isim elbet, mesajına bakmak lazım. Onca işin arasında lüzumsuz yük geliyor artık köylüye imece. Çünkü insan az köylerde, çünkü eskisi gibi verim yok topraklarda, zehir atmak bir iş, sürmek başka bir iş, bir de mevsimler değişken, yem fiyatları, meraların çölleşmesi derken çok işi var artık köylünün, her sene de zarar ediyor. O sebepten angarya. En azından bizim oralarda öyle demeye başlamışlar. Ama mutsuz değil imece yaparken kimse. Güle oynaya atalarından aldıkları mirası devam ettiriyorlar.

Orta Asya'dan beri geleneğimiz imece. Türk coğrafyalarında birçok ismi var. Mesela Çuvaşlar'da “nime” deniyor. Bu günlerde sıklıkla dayanışma ve sosyal yardımlaşma metinleri dilimize çevrilip yayınlanıyor. Hele ekoloji başlığı altında topluluk olma hali çok popüler; sosyal kentler, toplumsal dayanışma çalışmalarına çok ihtiyacımız var. Sırf bizim değil, bütün dünyanın. Aguste Comte ya da daha yaldızlısı Emile Durkheim’den toplumsal iş bölümüne dayanan kavramları örnek alabiliriz. Kendisi bilinen doğuya en Fransız sosyolog… Durkheim toplumsal dayanışma kavramını 1893’te masaya yatırıyor. Ben okudum çok faydalandım. Başka bir kaynak da İbn Batuta. Anadolu sosyal ve kültürel hayatını incelerken imeceye 13. yy.’da değiniyor. Bir başkası da Evliya Çelebi. 17 yy’da aynı konunun yanına ahi geleneğini de iliştiriyor. Bu topraklar çok katmanlı, dedim ya öyle üç beş teknolojik yıl geçirdik diye toplumsal belleğimizden silinecek şeyler değil bunlar. Ama hafızamızda kalması için de gayret göstermeliyiz.

Dayanışma sadece imeceyle değil bir çok alanda ayak bastığımız her coğrafyada kendini gösteriyor. Türkmenistan’da “hayrat deliği”, Hasan Keyf ve Batman’da “sadaka oyuğu”, Üsküdar’da “ihsan kapısı” İsimleri değişse de, ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermesi için içi oyulmuş taşlara konan paralar değişmiyor. Günümüzde bir başka ihtiyacımızı daha keşfetmiş durumdayız. Kooperatifler. Dayanışmanın ve birlikteliğin en doğru halleri gibi. Bizim ilk kooperatifimiz 19 yy. ortasında kuruluyor halbuki, hem de şimdikiler gibi değil. Merak edenler için adı “memleket sandığı” belki araştırmak isteyebilirsiniz. Ziraat Bankası'nın temellerini oluşturuyor hatta. Elbette ne badireler atlatılmış, dönüştürülmüş zamanla. Biz de unutmuşuz.

Yan yana geldiğimizde insanlar olarak elbet daha güçlüyüz. Bunu her birimiz eminim biiyoruz. Bu topraklarınsa başka bir özelliği daha var. Yan yana geldiğimizde biz daha çok "biziz”. Bence bu kısım çok kıymetli. İmece de diğer kökten bağlarımız gibi bize kendimiz olmamız için fırsatlar sunuyor. Silkelenmemize olanak tanıyor. Bilgiyi arayıp bulmak çok kıymetli, gıda gibi ama yine gıda gibi bizim bünyemize yarayanını bulmak deva gibi, o başka bir hal. Her birimizin silkelenip kültürünü önemsemesi dileğiyle bitireyim bu yazımı. Biz olmak için sadece bizim olanla olmaya ihtiyacımız olduğu unutulmasın isterim.

Bu yazı Buğday E-Dergi 11. Sayı Güz 2023’ten alınmıştır.