Yaşar Kemal
Her sabah her sabah çıkar bakarım
Karşımda iki yıldız süzülmüş durur
Günahım çok deyi korku çekerim
Günahım deftere yazılmış durur.
- Pir Sultan Abdal
Tam Toros’un eteğindeydim. Geceydi, gökte yığın yığın, pırıltıyla dönen yıldızlar vardı. Yıldızları müthiş bir pırıltıyla gökyüzüne sermişler. Bir de iri ki yıldızlar. Saydım, Tekek Dağı’nın tepesine otuz kadar kocaman yıldız yapışmış. Uzakta ova gözüküyor. Şu bizim belalı Çukurova. Ben Çukurova’ya bayılırım. Sıcağını, tozunu, dumanını, acı çiçeklerini… Toza bulanmış, yalnız yalnız kalmış dut ağaçlarını severim.
Çukurova’ya bakıyordum. Çukurova yıldız yıldızdı. Çukurova toprağına da yıldız sermişler. Bu, tarla süren, gidip gelen traktörlerin yıldızı. Toros’a yukarı çıkıyordum. Şu Çukurova toprağı bire otuz, bire kırk, bire elli vermeye hazırlanıyor. Traktör yıldızları, gökyüzü yıldızlarından daha tatlı. Çukurova sırtı ışıklı, yatmış, kocaman, yüzyıllar ötesinden gelme bir hayvan gibi soluyor. Gebe, nerdeyse doğurdu doğuracak bir hayvan.
Önümde Torosun kayalıkları. Önümde Toros çamlıklarının yangını. Önümde gümbürdeyen sular. Benim Andırın köylüklerinde bir dostum var. Onun oralarda güzel türkü söyleyen az bulunur. Ali Kıvrak derler adına. Kim bilir, şimdi ne kadar yaşlanmıştır. Sonra onun yakınında Topalak Hoca… İnsanların ve Allah’ın dostu. Allahtan çok insanların dostu. Muskaya düşman, muskaya inanmaz, ama insanların gönlünü kırmamak için gene de keskin muskalar yazar. Kara bir sakalı vardır. Yeşil yeşil ışıldar.
Bir de Armut Kuyusunun ötesinde Ahmet var. Çok yaşlı, beli iki büklüm. Yüzünde bütün insanların kederi, acısı. Yalnız gözleri, aman Allah gözleri. Gözlerinde gülme, acılı, ne candan gülme! Gözlerinde umut, ama ne belalı umut! Gözlerinde cennet! Yani gözlerinde tüm yıldızlarıyla bir belalı gökyüzü.
Bu benim dostumdur, canım ciğerimdir. Sarı, kırışık içinde, güneş yanığı yüzü, uzun uzun, çok uzun kirpikli gözleri… Gözünün yanındaki yönündeki kırışıkları sayamazsın.
Uzatmayayım. Ahmed’in en belalı, en harikulade yeri, elleri. Böyle eller görülmüş değil. Yaradan, Ahmed’i yalnız elleri için yaratmış. Başka hiçbir şey için… Yalnız elleri… Uzun parmaklı, kamış gibi… Kocaman kocaman…
Ellerinin içi, hani yüzyıllık ağaçlar vardır ya, hani o yüzyıllık ağaçların gövdeyle ilgisini kesmiş, neredeyse düştü düşecek, yarık yarık, kabarmış, kırış kırış kabukları vardır ya, işte işte Ahmed’inin ellerinin içi böyledir.
Bu iş burada biter. Sevdiğim, hikayesine bayıldığım bu en güzel dostumun yüzü, durumu burada bitsin varsın. Onun orasını başka bir gün uzun uzun anlatırım. İnsanoğlunda anlatılacak o kadar çok güzel şey var ki… Güzel demem belki fazla, o kadar anlatılacak şey…
Köy, bir koyağa sırtını vermiş. Öylesine yapışmış ki koyağa, neredeyse akıp gidecek… İşte burada, bu yalnız, kayalıkların arasındaki bu kuş uçmaz, bu kervan geçmez köyde, bu kuş kanadıyla, yılan gövdesiyle ulaşamaz köye cümle köylülerle birlikte Ahmed’in macerası bir altından kalkılmaz maceradır.
Gece yürüyerek gündüz yürüyerek, demir çarık demir asa, geldim Ahmed’in köyüne. İnanın bana, Ahmed’in bu anlattığı hikâyeyi sekizincisi olarak duyuyorum. Bu hikâye yalnız Ahmed’in olsa boş verip geçerdim. Bu hikâye bütün ormanda yaşayan köylülerin hikayesidir.
“Ormancı dursa başımıza bir şey çıkmaz. Bütün mümkünümüz çarelerimiz kesilmiş, hiçbir çaremiz kalmamış. Ne yaparsa yapsın. Alsın da darağacına çeksin. Biliyorum orman kalmayacak beş altı yıl sonra, biz buradan göçeceğiz. Bütün köylü de biliyor. İnsan çaresiz olunca bilse de bilmese de… Bir dal koptukça benim yüreğimden kan gider. Boşver bunlara da benim işime bak. Zoruma bak. Birinci yıl ağaçları boğarım, ikinci yıl ateş veririm. Üçüncü yıl yanmış ağaçları keserim. Ağaçları köklerim… Ağaçların yerini bir güzelle tarla yaparım. Bu tarlada çoluk çocuğum, atım itim, her bir şeyimle çalışırım. Sonra ekerim. Etti mi sana dört yıl. Dört yılda canımı dişime taktığım tarla bire yirmi verir. Tarlanın yeri çok akabaysa iki yıl daha verir. Üçüncü yıl seller alır, alır gider toprağı… Kaya kalır yerinde. Yer o kadar akaba (iniş aşağı) değilse, aşağı koyaklara akmış toprağı oradan alır, çuvallara doldurur vururuz sırtımıza getirir yerine geri sereriz. Bundan zor iş bulunmaz. Bundan kolayı, bir orman bulup gene ağacını boğacaksın. Sonra yakacaksın, sonra tarla olacak, sonra ekeceksin… Sonra da sel alıp gidecek… Ben tam kırk yıldır bunu yaparım…”
Elini karşıki kayalık yamaca uzattı. “Şu gördüğün koca alan, çırılçıplak kayalık benim ellerimin emeğidir. Buna can mı dayanır. Oralara öylesine emek gider ki zamanında… Şu da Kör Höşgüğün eseri… O benden daha güçlü bir adam… Şu Ali Karbulağın. Şu da…”
Şu adamın evini, şu adamların köyünü anlatamam. Bıktım usandım, yüreğim götürmüyor anlatmayı. Yarın siz göz önüne getirin diyeceğim, ama mümkününü yok getiremezsiniz.
Niçin yazdım bunu? İşte ben bunun romanını yazıyorum. Bir zamanlar böyle işlerin adı ağza aldırmazlardı. Şimdi ben yazacağım. Bu benim yazar olarak, vatandaş olarak borcum. Sanırım bunu roman yapmanın önüne engel gelmezler. Geçemezler de. Milletin gönlü böyle değil, benimle. Aklı benimle.
Asıl diyeceğim o da değil, ben bu konuyu film senaryosu olarak da yazıyorum. Buna izin verirler mi? Ellerini ateşe sokarlar da buna izin vermezler. Biliyorum, ne yapsam yapayım, vermezler. Niçin vermezler, bu benim anlattığım doğru değil mi? Bu koşullar içindeki insanlarımızın, ölmemek için yaptıkları insanüstü savaş korkunç değil mi? İnsanlar bu umutsuzluk, çaresizlik savaşına saygı duymayacaklar mı? Ve benim güzelim, elleri harikulade Ahmedi mi sevmezler mi, sevmesinler mi? Asıl sanat doğa içindeki bu insanların çırpınışlarından çıkmayacak mı? Hem ne zararı var bu millete bu durumdaki hallerini göstermemin? Üstelik de bu vatan için, bu insanların hallerini dünyaya ve bizimkilere göstermekte sayılamayacak kadar yarar var. Bakın sayılamayacak kadar, diyorum. Sonra pişman olursunuz.
Bu konuyu film olarak yaptırtmamak Anayasaya aykırıdır. Sansürün beteridir. Milletin gözü açıldı. Artık Anayasayı kimse çiğnetmeyecek.
Ben bunu film yapmak fırsatını bulayım da aykırıcılar ne yaparlarsa yapsınlar. Ne yapacaklar bakalım?
Taş çatlasa da yurdumuzun gerçeğini roman yapacağız, film yapacağız, yazacağız, çizeceğiz, göstereceğiz. Milletimiz sanatımızda da var olacak. Geri kafalılar, aklı ermezler bunun önüne geçemeyecekler.
Yurdumuzu vermek, insanını vermek, göstermek, kültürünü, gerçek kültürünü dünyaya tanıtmak insan olarak hakkımız, ödevimiz. Bu toprakların özelliği var. Seslenmesi, sesi duyurması, özelliğini, ne kadar acı olursa olsun özelliğini göstermesi, çevresiz gökten düşme sanat olmaz, sanat toprak, insan ilişkilerinin özelliğinden doğar, böylesi milli de olur, beşerî de olur, toprağın hakkı, ödevidir. Kendini tanıması, sayması, iyi kötü yönüyle kendine varması bir yurttaşın hakkı, ödevidir.