Sait Faik Abasıyanık
“Kavağın altına...” demişti. “...beni o, sahildeki kavağın altına gömün.” Kavak zaten kulübesinin uzağında değildi. Sahile bakan dik yamacın üstünde, dağ çilekleriyle böğürtlenlerin sarmaş dolaş oldukları vahşi bir kırlığın ortasında idi. İhtiyar, elinde tespihi, her akşam onun altında oturur, denizin aşağıda kumluğu tatlı tatlı yalayışını seyrederdi. İşte şimdi mezarını yine o kavağın gövdesi gölgeleyecek, yine dalgalar ayakucunda o çok sevdiği besteyi söyleyecekti. Böylece yaz geçti, güz geçti, kış geçti. (...) Kırlar kokularını süründü. Deniz aniden duruldu. O sakin mavisini yeniden buldu. Bu arada ihtiyar kavak da tomurcuklanıp yaprak açmıştı. Fakat köylüler bu bahar onda tuhaf bir değişiklik keşfediyorlardı. Hayır hayır, bu sade yapraklanmaktan ileri gelen o her yılki mutat değişiklik değildi. Bu öyle kolay kolay anlaşılmayan, kati olarak tespit edilemeyen ve ancak sezilebilen bir bambaşka, bir acayip gelişme idi. Kavakta şimdi o nebatlara mahsus görünüşten fazla bir şey, adeta insanlara has bir şey, nasıl söylemeli, sanki bir nevi hüviyet belirmekte idi. Kadınlardan biri, “İhtiyar!” diye haykırdı. “İhtiyara benziyor kavak.” Gerçekten de kavak, sanki altında yatan ihtiyarın bütün özünü kökleriyle emip gövdesine geçirmişe benziyordu. Şekil itibariyle yine aynı ağaçtı belki. Fakat insan ona bakarken o uzun kametli, zayıf ihtiyarı görmüş gibi oluyordu. Yaprakları bile şimdi bir başka yeşil görünüyordu. Daha munis, daha sıcak, adeta gülümseyen bir yeşil. Rüzgârdan hışırdayışları bile bir başka türlüydü.
Ağaç, yapraklarıyla dile gelmişti sanki. Durgun havalarda bir fısıldayış, rüzgârda mırıldanış, fırtınada ise homurdanış halini alan bir şeyler anlatmak istiyor gibiydi. Ne söylediği anlaşılamıyordu gerçi... Fakat onu tanıyanlar bu esrarlı hışırtılarda ihtiyarın sesini, konuşma tarzını, hatta cümle yapısını tanımakta güçlük çekmiyorlardı. Tevekkeli oraya gömülmek istemişti adam. İşte ne yapmış yapmış, ruhunu ağaca verip kendini o çok sevdiği yeryüzüne atmanın yolunu bulmuştu.
Hem böylece tabiatı; daha yakından, olanca haşmetiyle tadabilecekti artık... Nitekim şimdi sağlığında iken yapamadıklarını yapıyor, nezle, bronşit korkusu olmaksızın göğsünü yaz yağmurunda ıslatıp akşam rüzgârında kurutuyordu. Eski dostlarının bu suretle tekrar aralarına karışması, sade köylüleri değil; kuşları, bulutları, çiçekleri, rüzgârları, velhasıl bütün tabiatı da sevinçlere gark etti. Kuşlar şimdi gelip yüzüne gözüne konuyor, bulutlar bazen alçalıp alnını öpüyorlardı. Onun ölümünden beri boyunları bükük duran çiçeklerse başlarını otların arasından çıkarıp yine eskisi gibi keyifli keyifli sallanmaya başladılar. Hatta öyle ki deniz bile, o karada olup bitenlere ilgisiz sanılan deniz bile bu işe pek sevinmiş, şimdi kumsalda beyaz köpüklerini göstere göstere gülüyordu.
Fakat hangi saadet ebede kadar sürmüş ki? Bir sabah yapraklarındaki çiy damlalarını silkeleyip kurulanan kavak, az ötesinde birtakım insanların eğilip kalkıp yerleri ölçtüklerini gördü. Adamlar öğle vakti gelip onun altında oturdular.
Elindeki planlardan mimar olduğu anlaşılan bir tanesi, üç katlı ensesinden mal sahibi olduğu anlaşılan bir başkasına “Makine dairesi şurada olacak, laboratuvarlar beri yanda kurulacak, lojmanlar ise garp cephesine rastlayacak.” diye izahat veriyordu. Kavak gerisini dinlemedi. Bu duyduğu sözlerden yaprakları diken diken olmuştu. Demek burada fabrika kuracaklardı. Demek bu cennet kıyıları, bu canım bayırları makine uğultusuna, kurum kokusuna boğacaklardı. Dünyada başka yer mi kalmamıştı ya Rabbim? Hayır, hayır, bunu yapamazlardı. Bu kadar zevksiz, bu kadar vicdansız olamazlardı.
Fakat yaptılar işte. Onlar öyle renklerden, kokulardan, denizden, tabiattan zevk alacak soydan değillerdi. Maliyet fiyatı diyor da gözleri başka bir şey görmüyordu. Maliyet fiyatı ise bu sahilde çok düşük olacaktı. Binaenaleyh... İlkin sahile bir iskele kurdular. Malzeme deniz yoluyla daha ucuza nakledilecekti. Sonra bir mendirek inşa edip denizle sahilin alakasını kestiler. Dalgalar artık kumları tatlı tatlı okşamaz olmuşlardı.
Mendireğin içinde kalan miskin, ölü sulara ise deniz demeye bin şahit isterdi. Sade deniz mi ya, çiçekler de vaziyetten şekvacıydılar. Papatyalar kurumdan simsiyah oluyorlardı. Gelinciklerin kırmızısı ise isli çatana bayraklarına dönmüştü.
Kuşların cıvıltısı, şantiyeden yükselen çekiç sesleri arasında güme gittiğinden onlar da birleşip koro halinde ötmeyi denediler. Fakat bu gürültülü medeniyet konseri ile baş edemeyeceklerini anlayınca akıbet onlar da küsüp ötmemeye karar verdiler. Hem zaten pazarları gıcır gıcır çifteleri ile ava çıkan şantiye mühendisleri hayatı onlara zehir etmeye başlamıştı. Kuşlar küsüp, deniz susup, çiçekler de solunca, kavak öksüze döndü. “Bir yıldırım gelse de beni de yok etse bari.” diye kötü kötü düşündüğü oluyordu. Fakat yıldırıma hacet kalmadı. Bir sabah, daha uykuda iken belinde keskin bir testere sızısı ile uyandı. Ve neye uğradığını anlamadan yan üstü böğürtlenlerin üzerine devriliverdi. Ötede bir ses, fabrikatörün sesi; “Günah da ne demekmiş?” diye bağırıyordu. “Bize ağaç değil, yer lazım yer! Zaten neye benziyordu? Tek başına, sipsivri bir ağaçtı.’’ Sonra maiyetindeki mühendislere dönüp; “Bundan çok güzel telefon direği olur” dedi.
Ve ihtiyar kavak soyuldu, yontuldu, bilcümle direkler gibi göztaşı mahlulü ile muamele görüp, toprağa girecek kısmı ziftlendi. Bu işler bitince, üzerine bir parmak kalınlığında boya sürülüp tepesine de külah gibi çinko bir başlık geçirildikten sonra, ana şebekeyi fabrika santralına bağlayan yola, öbür direklerin arasına dikildi. Böylece yaz geçti, güz geçti. Kış geçti. (...) Gezici kuşlar gittikleri yerlerden döndüler. Böceklerle kurtlar saklandıkları yerlerden çıktılar. Papatyalar tavada yumurta gibi ortalığı sarıyla beyaza boyadı. Ve gelincikler bir yıl evvel fabrika kurumundan solup giden cetlerine inat, kıpkırmızı açıverdiler. Bu arada kavaktan bozma direk de bütün vücuduna su yürüdüğünü hissediyor ve gece gündüz, çıtır çıtır tatlı bir bahar sarhoşluğu içinde gerinip duruyordu.
Nihayet bir gün, evvela o kalın boya tabakasını pul pul kabartan sivilceler döktü. Sonra orasından burasından beyaz beyaz körpe dallar sürdü. Ve bir sabah baştan aşağı yemyeşil yapraklarla donandı. Buna sade köylüler, kuşlar, çiçekler değil, tersine çevrilmiş kahve fincanlarına benzeyen ağır başlı izolatörler bile şaştılar. Fakat fazla yağlarını eritmek için karısı ile yürüyüşe çıkan fabrikatör, onu bu halde görünce küplere bindi. “Vay namussuz!” diye haykırdı. “Bu o devirdiğimiz kavaktan yapılan direk değil mi? Görüyor musun hanım, bana inat yapıyor. İnan olsun, bana inat yapıyor.” Köylüler her ne kadar “Değildir beyim, bu o kavak değildir” dedilerse de fabrikatörü teskin edemediler. Adam fena halde kızmıştı:
“Yaprak açmış telefon direği nerde görülmüş! ” diye feryat ediyordu. “Olacak rezalet mi bu? Bari bundan sonra teller de meyve versin!” Sonra maiyetindeki mühendislere dönüp “Kesilsin!” diye ferman etti. Derhal merdivenli otomobil geldi. Adamlar tellerle izolatörleri bir başka direğe aktarıp yapraklısını yere yıktılar. Fabrikatör bir balta kapmış, direğin kök bağlamış ziftli kısmına, yaprak açmış körpe dallarına vuruyor, vuruyordu. Hırsını bununla da alamadı, direği adamlarına kuşbaşı kuşbaşı doğrattı. Bu parçaları dahi ortada bırakmaktan korkuyordu. Ne olur ne olmaz; bir dahaki bahar yine kimbilir ne madik oynardı. Direğin enkazını orada, güzünün önünde, bir güzel yaktırdı ve küllerini toplatıp denize attırdı. Gerçi ihtiyar kavak şimdi de dalgalara karışıp sahile vurabilir, buhar olup yağmur tanesi şeklinde yine sevdiği kırlara yağabilirdi. Fakat fabrikatörün aklı o kadar incesine pek ermiyordu.
Bu itibarla memnun ve mesrur, ellerini yıkayıp dairesine, mayonezli levrekle fasulye pilakisi yemeye gitti. O gece çiçekler sabaha kadar kan ağladılar. Kuşlara gelince, onlar da ilkin ah u vah ettiler ama sonra baş başa verip bu harekete bir misilleme çaresi aradılar.
Bir ağaçkakan, “İntikam!” diye bağırdı. Serçelerin en yaşlısı, “Peki ama nasıl?” diye sordu. Canı tatlı bir saksağan, “Herifler dişlerine kadar silahlı…” dedi. “…toptan gitsek hepimizi vururlar.” Tecrübeli baykuş, “Bir fedai seçeriz.” diye teklif etti. “İçimizden biri...” Daha sözünü bitirmemişti ki, ihtiyarın avcundan yem yemiş bir ibibik kuşu “Ben giderim!” diye atıldı, “Yarın zaten fabrikanın açılış töreni var. Ben hepinizin intikamını alır, icap ederse bu uğurda seve seve ölürüm.”
Ertesi gün, daha sabahın erken saatinde, fabrikada bir faaliyettir başladı. Her pencereden bir bayrak sarkıyor, her tarafta allı, morlu, yeşilli, beyazlı kurdeleler dalgalanıyordu. Bacalar bile gemi direkleri gibi flamalarla süslenmişti. Bir bando durmadan marşlar çalarken, hususi otomobiller de davetlileri getirip amfiteatr şeklinde hazırlanmış, tribünlere bırakıyordu. Ne davetliler vardı ne davetliler. Erkeklerin çoğu silindirli ve jaketataylı idiler. Kadınlar ise beyaz elbiseler, geniş kenarlı hasır şapkalar giymişlerdi. Bir ara bando durdu, ses kesildi. Ve ön sırada oturan tıkız fabrikatörün ayağa kalkıp önüne mikrofonlar yerleştirilmiş kürsüye doğru ilerlediği görüldü. Adam ağır ağır basamağı çıktı. Notlarını önüne açıp, ‘‘Öhö öhö!” diye sesini ayar etti. Sonra “Sayın Vekil Bey, muhterem davetliler...” diye söylevine başladı. Saklandığı pervazdan aşağısını gözleyen ibibik kuşu, ‘‘İşte tarihi an geldi.’’ diye söylendi. Seke seke pervazın üzerinde ilerledi ve tam fabrikatörün dazlak başına nişan alıp, bir güzel pisledi. Gerçi, ibibik kuşu olmak sıfatıyla esasen çok kolay defi hacet ederdi. Fakat o, sadece bu kabiliyeti ile yetinmemiş, bu tarihi günün şerefine bir gece evvelinden küf tutmuş kendir tohumu yiyip üzerine bol miktarda deniz suyu içmişti. Bu itibarla sabah beri büyük sancılar bahasına katlandığı hamulesini şimdi durmadan, dinlenmeden aşağı boşaltıyordu.
Fabrikatör çıplak başında şaplayan ilk damla üzerine gayri ihtiyari yukarı baktığından, ikinci, üçüncü postaları yüzüne gözüne giydi. Dinleyiciler ilkin bir şaşırdılar. Bir iki kadın davetli gülmesini tutamadı. Bundan cesaret alan öbürleri de makaraları koyuverdiler. Artık şimdi hepsi eğile kalka, kasıklarını tuta tuta gülüyorlardı. Vekil Bey bile, yüzü mosmor kesilmiş, kahkahasını mendilinde boğmaya çalışıyordu.
Fabrikatör, yüzüne çok defa pisletilmiş insanların pişkin tebessümü ile mendilini çıkardı. Yavaş yavaş ağzını, burnunu, gözlerini, çıplak başını silip sıvazladı. Ve gürültünün biraz kesilmesinden bilistifade, “Bayanlar, baylar” dedi. “Bayanlar, baylar... Şu mesut hadise dahi, tesislerimizin memleket için, insaniyet için, efendime söyleyim, dünya barışı için ne kadar hayırlı, ne kadar uğurlu ve kademli olacağına bir falihayır sayılmaz mı?” Ve tıkız fabrikatör bu zaruri girizgâhtan sonra tekrar notlarına dönüp imal edeceği termosifonların emsaline faikıyetini izaha girişti.