Sevinç Çokum
Beni önce o fesli adam bulmuştu. Toprak yolda yürürken durmuş, bastonuna dayanıp tepelere doğru şöyle bir bakınmış, yeniden yola koyulacağı sırada ayaklarının dibinde beni görmüştü. Zayıf, cılız fakat yaşama isteğiyle dolu bir fidancık… O adama rastlayıncaya kadar çalılarla, uğurböcekleriyle, yabani menekşelerle yarenlik ederdim. Biraz ötemde duran erguvan ağaçlarına ulaşmazdı sesim, hem onlar pek beğenirlerdi kendilerini.
Adam beni görünce eğildi, tanıdı, adımı söyledi usuldan. Sonra tutup yavaşça çekti. Diplerde toprağın yumuşaklığında olduğundan köklerimin tutunduğu yerden hiç acı duymadan sıyrıldım. Ama galiba yüreğimde bir küçük sızı oldu. Çünkü bu tenha yolu, bu kokuları, bu çayırları sevmiştim. Çünkü ulu bir ağaç olacaktım burada, erguvanlara nispet yaparak. Adam beni toprağımdan söküp kadifeden ilk cebine koydu. O cepte benden başka, küçük şişesiyle gül esansı ve bir de yasemin çubuğu vardı. Adamın parmakları mürekkep kokuyordu.
Işık sızmayan cebin içinde olduğumdan geldiğimiz yeri göremedim. Sonra da astarlara karışarak unutuldum.
Tam ölmek üzereydim ki mürekkep kokulu parmaklar telaşla beni ceketinin cebinden çıkarttı. Ölmeyeyim diye hayli uğraşıp ışıltılı su dolu küçük bir kavanoza koydu da bayılıp bayılıp ayıldım ha bire.
Adam hattattı… Üç kızı vardı, bir de hasta karısı… Oturdukları ev, kimi yeri unutulmuş, karanlık, isli bir konak yavrusuydu. Dolaplar, bilmeceli gizli köşeler, sedefler, kararmış gümüşler, şerbet tatları üzerlerinde kalmış zarflı billurlar, tütsüler, nakışlı keseler, eski zaman kokuları… Aslında şamdancılar bu evden birçok şeyi toplayıp götürdüler. Her neyse, imparatorluğun son yıllarıydı, anlarsınız. Bulunduğum kavanozdan duvarlara asılı tezhiplere, hatlara baktım durdum. Adam mum aydınlıklarında kamış kalemleriyle levhalar yazarken ben de uyanık durup seyrettim.
Çok sürmedi, beni karanlık bir taşlıktan geçirip bahçeye çıkardı… Uygun bir yer arayıp "Eriğin mi yanına diksem yoksa kayısının mı?" diye düşündü… Sonra beni öyle bir yere dikti ki, büyüdüğümde buradan hem yolu, hem de evin bazı odalarını görebilecektim. Kim bilir kaç nesil görecektim ve devirler… Parke taşlı yoldan gelip geçen faytonları, atlı tramvayları ve tabii elektrikli tramvayları, derken kum kamyonlarını ve otomobilleri…
Adamın üç kızı vardı, üç ay parçası demeli. Yüzleri pencerelerde güneşe döndü mü, ayçiçeklerine benzerlerdi. Üst katta kahkahalarını duyduğum, kim bilir neler konuştukları odaya ah bir büyüsem de uzatsam kollarımı diye düşünürdüm… Onların odaları bahar gibi kokardı, bilirim. Artık yeni yerime alışmıştım… Bükük bedenim çabuk dikleşti. Bir kuyuydu bana sabah akşam gıcırtılı kovasıyla şarkılar söyleyen. Sonra üzerimden yaz ve kış geçti. Bu evin kıyısında istekle uzadım durdum.
Sonunda pencerelere ulaştım. Odalardan birinde ilk gördüğüm o hasta kadındı. Gün ve gece pencere önündeki döşekte ölgün renkler içinde yatardı. Sahibim, sık sık uğrardı o odaya. Bazen yatağın bir köşesine oturup onda solmakta olan güzelliğe bakar, içinden ağlardı. Kadının yemeğini hep en küçük kız getirirdi.
Öyle yabancı yabancı elleri ardında, durur beklerdi. Oysa 16 yıl önce o henüz doğduğunda, anası benim dallarımın çiçekleri kadar tazeydi.
İlk çiçeklerimi açtığımda hasta iyileşir gibi oldu. "Beni bahçeye çıkarın!" dedi. Bu söz üstüne ev tepeden tırnağa sevindi. Bu evle beraber yaşlanmış hantal güvercinler de sevindiler. Kadını bahçeye çıkardıklarında o, battaniyesine bürünmüş olarak bana baktı. Yine de ak pak iri çiçeklerim o limon sarısı yüze bir ufacık pembelik ekleyemedi. Sonra, "Üşüdüm," dedi. "Alın beni içeri." O kadın hep yatardı. Bir zaman geldi ki, ben dallarımı çektim onun penceresinden. Ağaçlar da zaman zaman kendilerini düşünürler. Neden olmasın? Ama ona bir dal bıraktım. Baksın dursun işte diye. Ona tek bir dalım yeterdi. O solgun saçlı kadın, rengi sönmüş, fersiz gözleriyle dalımda geçmişten bir şeyler arardı.
Benim yerimde durmaz diri gençliğim ha bire boy atıyordu. Sahibim yine elifler be'ler yazıyordu. Şiirler de yazıyordu o. Solgun defterlere, gece vakitleri.
Üç kıza gelince, üçü de aynı kişiye sevdalıydı… Ne zaman bir fayton, kamçı, tekerlek ve nal sesi caddeden sürüklenip geçse pencereye koşarlar, oyaları, dantelleri, şakayık yüzleriyle pencereden sarkarlardı. Adam fesli, burma bıyıklı biri. Gidip gelir o saraydan o saraya… Konağın orda atları yavaşlatmasını söyler arabacıya. Sonra kızların penceresine kaçamak bir bakışla sevgiler yollar ve giderdi. Hangisindeydi gönlü bilinmez. Üç kız, üç şakayık o gidince kapatırlardı yapraklarını. Hele hele yaz günleri bir çift kır atın çektiği araba; ulu çınarların gövdelerinden dökülen gölgeler yola doğru uzandığında, sessiz ikindiler çöktüğünde kızları güzellik uykularından uyandırırdı. Onların küçük çığlıklarını, koşuşmalarını, heyecanlı nefeslerini işitirdim. Sonra görkemli araba evlerinin önünden geçmez oldu… Dediler ki, "O burma bıyıklı sürgüne gönderilmiş, bir siyasi sebepten." Sorsalar, "En büyük suçu, üç kızın gönlüne girmekti," derdim. Ama sormadılar...
Ana öldüğünde bir kış günüydü, ev kızların çığlıklarıyla sarsıldı gün boyu. Yaşlı güvercinler, puhu kuşları ve kumrular dahi çatıda, bacada ağlaştılar. Sahibim ise gözyaşlarını hep içine akıttı. Aslında koca bir kaya parçasının yerinden kopmasıydı bu... Adam o günden sonra çabuk ihtiyarladı.
Kızlar birer birer evlendiler. Çeyiz sandıklarının çıktığını gördüm bu evden. Babayı yalnız kodular. Arada bir geldiler ipek çarşaflarının hışırtılarıyla, sonra çift atlı arabalarla gittiler.
Sahibim, koca evin yalnızlığında duramadı. Evi kiraya verdi. Birden kalabalıklaştı ev... Her penceresinde birkaç insan... Çoluk çocuk bahçede, gölgemde büyüdüler. Fakirlikti boyunlarını büken, çünkü mütareke yıllarıydı. Yokluk, yoksulluk... Ama ben yine de çiçek açtım ve meyve verdim. Artık dallarım denizi, karşı kıyıyı da seçebiliyordu. Ve konak yavrusunun çamaşırlar asılı bahçesinden ben bu evin gitgide nasıl yoksullaştığını görüyordum. İmparatorluğun son sahipleri, koşum takımları süslü arabalarla bir daha dönmemek üzere bizim oradan geçerlerken, dallarım hüzünle eğildiler. Ne de olsa onların zamanında kök salmıştım toprağa... Onların zamanında böyle ulu bir ağaç olmuştum. Sahibim öldüğünde hatırlıyorum, bahar başlangıcıydı. Genç Cumhuriyet'in baharlarından biri... Sahibime çok ağladım ve bütün çiçeklerimi döktüm. Görenler, "Bu ağaca soğuk değmiş," dediler. Öyle sandılar. Üç kız babalarının ölümü üzerine şapkaları, uzun mantolarıyla çıkıp geldiler. Odaları gezdiler birer yabancı gibi, değerini ölçüp biçtiler... İşe yarar şeylerden bazılarını paylaştılar. Sıra o güzelim hatlara, tezhîplere geldiğinde, bunları evlerine taşımanın zor olacağını düşündüklerinden öylece bıraktılar.
Evin yeni sahibi fırıncı Mehmet Ağa'ydı... Pek sayılırdı pazar içinde Mehmet Ağa. Hani süpürgeyle tezgâhın üstünde kalan ekmek kırıntılarını toplar, Millî Mücadele sırasında gözleri yoksulluktan büyümüş, dar omuzlu çocuklara dağıtırdı. O güzelim ekmek kokusu çocukların burunlarını sızlatırdı da, ekmek tozuna kavga dövüş saldırırlardı. Mehmet Ağa her bir levhayı bu işlerin ustasıymış gibi gözden geçirip, "Bu zamana kadar tavan arasında durmuşlar. Şimdi sonra da dursunlar bakalım, bir gün lazım olurlar elbet." diye düşündü... "Ama defterler işe yarar bak... Bakkal Hamdi'ye satarsam o da bunlardan kesekağıdı yapar." Böylece Hamdi'nin dükkânına giden o şiirler çocukların leblebilerine, çekirdeklerine külah oldular... Hem artık yeni yazı öğrenildiğinden çocuklar o kâğıtlarda neler yazılı olduğunu anlamıyorlardı. Hattatın levhalarına gelince, tavan arasının karanlığında değerlerini bilecek birisini bekliyorlardı. Gitgide tozlanıp örümcek bağlayarak...
Ali, o meşhur futbolcu işte bu evde doğdu. Babası tramvaycıydı, bilet keserdi boyna tramvaylarda. Burnu akan, solgun bir çocuktu Ali. Nerde bir arsacık görse top oynardı... Alman Harbi çıktığında Ali artık delikanlıydı. Gider gelirdi stadyuma. Elinde bir meşin top, meşhur olma yolunda... Radyoda Lili Marlen, kediler ürkek, hava buzlu... Sanki bahar olmadı, yaz olmadı, iliklerim dondu hep, köklerim sancıdı.
Artık gövdem ve dallarım yaşlanıyordu. 1950'li yıllar... Ama Ali'nin meşhur bir futbolcu olduğunu da görecekmişim demek. Ve daha neler neler... Bütün pencerelerde, okul sıralarında, kahvelerde, sokaklarda, çarşı pazar içinde Ali konuşuluyordu. Ali kendini dinliyordu radyodan... "Ali topa vurdu, Ali bir şut çekti... GooooI!" Ali kızların kalbinde. Gazeteler Ali'yi yazıyor. Gol kralı Ali... Cepleri parayla doldu Ali'nin... Bir arabası oldu, Buick. Yeni açılan asfalt yollardan yağ gibi kaydı. Yanında kızlarla... Gayrı bu köhne evde oturulmazdı değil mi? Topağacı İstanbul'un en mutena semtlerindendi. Orda bir daire kiraladı.
Ama çabuk söndü o yıldızlar, parıltılar, hem pek çabuk... Kumar ve içki Ali'yi kemirdi, söndürdü. Parası pulu, arabası, şöhreti yitiverdi. Silindi Ali'nin adı da, kendisi de... Yeniden bizim evin alt katına, kapısının renkli camları kırık dökük odasına döndü.
Ali çabuk çöktü, çabuk yaşlandı. Oysa çocukluğunda dallarıma tırmanan gövdesinin sıcaklığı hâlâ bendeydi.
Bizim tramvay yolundan, yine çocuklar gelip geçiyordu. Kiminin elinde bir meşin top, okul çantası, bir demet kasımpatı... Çocuklar gülümserlerdi bana. Ama baharda çiçekle donanmış dallarıma biraz hoyratça asılırlardı. O yıllarda sevgililer mektuplarının aralarına korlardı çiçeklerimi. Şiirlerde de vardım emin olun. Tepeden tırnağa çiçek açmış halimle.
Derken ihtilaller oldu... Mehmet Ağa bir sabah beni evin güneşine engel oluyormuşum diye kestirdi. Baltalar dallarıma ve gövdeme indikçe acılarla büküldüm kaldım. Bahçenin bir yanına hatıralarımla yığıldım... Bende yaşayan şeylerle...
Sonra dallarımın çoğu Mehmet Ağa'nın fırınında yandı. Yalnız biri, bir baston ustasının eline düştü. Adam o dalımdan seçkin kimselere yaraşır bir baston yaptı ve beni tapu dairesinden emekli bir paşazadeye, Bedri Bey'e sattı. Artık Bedri Bey'in elinde karış karış İstanbul'u dolaşacak, kaldırımlarda eskiyecektim.
Anlaşıyorduk birbirimizle. O güngörmüş bir insandı, ben güngörmüş bir baston.
Bir gün eski evin oradan geçerken, bahçede kendimi görerek şaşırdım. İşte Mehmet Ağa'nın topraktan bütün bütün sökemediği köküm yeniden dal budak salmış ve üstelik çiçeğe durmuş! Güldüm öteki parçama. O da güldü. El salladık birbirimize... Ve o günden sonra ne zaman oradan geçsem, ağacımla hasret giderdim. Ağlaştık, hal hatır sorduk.
Yine bir gün bizim oraya yolum düştüğünde birden liflerim çekildi, içim acıyla doldu. Ne ağacım, ne öteki ağaçlar ne de köhne konak vardı ortada... Sadece kum, çimento yığınları, kamyonlar, işçiler... Bedri Bey birilerine sordu: Apartmanlar yapılacakmış. Sarsıldım hıçkırıklarla... Sahibim bile işitti. Bakındı, kulak verdi sağa sola.
Düşündüm, dallarım nereye gitti? Ya çiçeklerim? Ya bende yaşayanlar? Çocuklar dallarıma tırmanırlardı. Düşmesinler diye tutardım. Sonra kedicikler de... Onlar da tırmanırlardı. Gövdeme batan tırnaklarına aldırmazdım. Yüksek dallarıma oturup uzak bir yerlere bakarlardı. Demek onlar da bazen sokaklardan, evlerden ve insanlardan sıkılırlardı. Gölgemde, serinliğimde kaç sünnet düğünü ve nişan yapıldı bilseniz! Naralar, gazeller, aşklar... Ne oldu o insanlar sahi, hiç bilmiyorum...
Bir akşamüstü Bedri Bey yolda giderken göçüverdi bu dünyadan. Yere düşmesin diye olanca gücümle destek olmaya çalıştım ama tutamadım. Ben de yaşlanmıştım artık. Demek ikimiz de birbirimize destek oluyormuşuz. İşte böyle... Şimdi beni görmek isterseniz, eskiciler sokağına gelin. Anlatırım size kendi hikâyemi... Eski eşyaların satıldığı bu dükkânın karanlık tozlu bir köşesinde.